karelidefter mi? [delirmiş bunlar :)]

karelidefter mi? [delirmiş bunlar :)]
Siz hele bir okumaya başlayın, ben yetişirim :)

12 Temmuz 2009

Naboer (Next door)

Danimarka, İsveç, Norveç ortak yapımı olan filmin isminin kökeni İngilizce’deki “Neighbour” (Komşu) kelimesi anlamına geliyor ve sinemalarda da Next door (yandaki kapı – komşu) ismiyle oynamış...

Filmi izlemeye başlayınca hafif bir gerilim hissettim ve bu gerilim gittikçe arttı.

Kendimi bu gerilime kaptırmamak için “Bilindik tarzda gerilim filmi işte. Kesin bu adamla yandaki kızların başına bir iş açılacak sonra gerilimli sahneler bilindik şekilde birbirini izleyecek falan...” diye düşünüyordum ama yanılmışım...

Şansıma evde tek başımayken izlediğim filmden harbiden tırstım ve hep korkunç bir şeyler çıkmasın diye dua ettim :) Allahtan korku filmi değilmiş...

Valla abartmıyorum sıkıntı ve gerilimden bir şişe ice tea, bir paket ayçekirdeği, bir külah dondurma ve beş adet sigara molası verdim :) bu kadar germeger olmaya kesin bir iki yaş gençleşmişimdir artık :)

Neyse gelelim konuya... (tabii ki yine seyredecek olanların keyfini kaçırmayacak şekilde az bir şey bahsedeceğim)

Filmin kahramanı John evine gelir, yan tarafta oturan kapı komşusu genç ve güzel kadın da kendisinden küçük bir yardımda bulunmasını (kendilerinin çekemedikleri dolabı bir kapının arkasına çekmesini) rica eder...

John komşusunun evine gidince kadının bir de kız kardeşi olduğunu görür ve biraz gergin biraz da anlamsız(!) bir konuşma yaparlar.

John kız arkadaşından yeni ayrılmıştır ve kapı komşusu olan bu kızlar da (hemen bitişikte oldukları için duvardan gelen seslerden) konuşmaları duyup durumu öğrenmişlerdir. Kendisine bu konudan bahsettiklerinde John biraz bozulur sıkılır ve evine gider.

Bir süre sonra komşu kadın John’un kapısını yine bir şey rica etmek için çalacaktır; kardeşine ilaç almaya gitmesi gerekiyordur ama kardeşi daha önceden bir saldırıya uğradığı için evden çıkmaya korktuğu gibi eve yabancı birisinin gelmesinden de korkmaktadır.

John bu ricayı da geri çevirmez ve komşu kadının kız kardeşine göz kulak olması için yan daireye geçer...

Geçer ama...

Bitmez tükenmez dar koridorlar, birbirine açılan ve ikide bir üstüne kilitlenen kapılar bir yana, kız kardeş; John’u baştan çıkarmak için olmadık şeyler yapar. Hatta hatta işi çok daha ileriye vardırıp oturduğu koltuktaki açık saçıklığından başka pornografik bir hikâye anlatarak John’u tahrik etmeye çalışır... (olaylar gelişir tabii ki)

Ters giden ve normal olmayan bir şeyler vardır ama John tam olarak neler olup bittiğini kavrayamamaktadır... Kendi evine gider tekrar komşuya döner, bu böyle tekrarlanır durur ama her geldiğinde kendisini çok farklı bir psikolojik travma beklemektedir.

Olaylar kontrolden çıkmaya başlamıştır ve bu arada da John’u terk eden kız arkadaşı eşyalarını toplamaya gelip gidiyor, her karşılaşma sahnesinde eskiye dair anlatılanlardan bir şeyler çıkarmaya çalıştıkça kafamız da karışmaya başlıyor.

Biraz biraz bir şeyler anlamaya başladıkça çekimler, ses efektleri ve neredeyse korku filmi müziği diyeceğim bir müzik tırnaklarımızı yememize, ikide bir yerimizde kaykılıp düzelmemize neden oluyor. Evde stres diz boyu, merakla konuyu takip ediyorum...

Evet. Durum aynen böyleydi... Gerçekten düzgün bir psikolojik gerilim filmi olmuş. İnsanın zihni bir kez karışmasın mı diyeyim yoksa yapılmaması gereken bir şey yapınca insanın zihni kendiliğinden mi böyle karışıyor bir türlü karar veremedim...

Memento ve Fight club filmlerinde olduğu gibi kahramanının psikolojik durumunu çözmemizi isterken bir yandan da onun yaşadığı gerilimi bize aktaran bir yapım olmuş...

Ve özellikle söylemekte fayda var: Kesinlikle çocuklara uygun değil. (16 yaş sınırı olabilecek kadar açık sahneleri geçtim, her ne kadar silah olmasa da çok fazla şiddet var.)

Böyle anlattım için de çok güzel filmmiş mutlaka bulmam ve seyretmem lazım diye arayıp bulmalara kalkmayın. Denk gelirseniz seyredersiniz, öyle peşinden koşulacak ve mutlaka seyredilmesi gereken sanatsal harika bir film değil...

Ama rastlanırsa seyredilmeyi de hak ediyor. Senaryo, oyunculuk, mekân ve çekimler sağlam...

(not: dalıp da çekirdekleri benim gibi poşete atıyorum diye yere atmayın :) )

11 Temmuz 2009

Home (yuva)

Felaket tellalı, resimli istatistiki bilgiden başka hiçbir şey sunmayan “Home” (Yuva) belgeselini izledim... (hah! böyle başladıysam artık gerisini siz düşünün, yine uzun bir yazı olacak :))

Benim için vakit kaybı oldu. Pek beğendiğimi söyleyemem...

“Baraka” isimli belgeselin bir benzerini hem de onca yıl aradan sonra daha da iyisini mi yaptılar acaba diye merak ediyordum ama yanından bile geçmiyor. Çünkü bilgi değil hep kafalarına göre yorum yapıp duruyorlar...

Hiç durmadan nereden hangi kaynaktan alındığı belli olmayan yüzde bilmem kaç ormanın şu kadarı gitti, denizlerin yüzde bilmem kaçı şöyle oldu, tarımın bilmem ne oranı böyle oldu demenin dışında pek bir bilgi vermeyen ortaokul seviyesindeki bu belgeseli niye yapmışlar anlayamadım...

Dünyamızın ekolojik dengesinde değişimler olduğunu ve kötü olan sonuçlarının da insanın şehirleşme tercihleri ile birlikte kullandığı teknoloji yüzünden arttığını bilmeyen kalmadı.

Bu tür bilgileri takip edenler için basit, hiç haberi olmayanlar için karışık bir belgesel olmasının yanı sıra, çevirideki hem dil hem mantık hem de bilgi hataları affedilir gibi değildi...

Uyduruk filmlerin büyük ve süper macera diye reklamının yapılıp yutturulduğunu görmüştüm ama bu kadar baştan savma bir yapımı belgesel diye yutturmaya çalışacaklarını tahmin etmezdim.

Büyük bir ihtimalle çevre ile ilgili bir kurumun sponsorluğundan para kapmak için yapılmıştır ve bu şirketlerin bir listesi de belgeselin en sonunda veriliyor ama işin içinde sanki başka şeyler varmış gibi geldi... (hadi biraz açayım, siz isterseniz kaçın :) )

Bütün belgeselin görüntülerinde renkleri sonuna kadar açıp, gerçek dışı renklerle doğal güzellikleri çok daha cazip hale getireceklerini sanmaları büyük bir yanlış olmuş...

Arada denedikleri bir iki “üçboyutlu havası veren üst üste bindirilmiş görüntü efekti” ise ilginç olmaktan çok çirkin ve anlamsız olmuş...

Çok fazla ayrıntısına girmeyeceğim, genelde neredeyse artık her yerde gösterilen her konunun içinde geçen “doğal ortamın insan tarafından tüketilmesinin dünyanın doğal gidişatını etkileyeceği” vurgulanmaya çalışılmış, bunun dışında bir bilgi yok...

Bazı bilgiler doğru olmakla birlikte anlatılanlara katılan gerçek dışı abartılı rakam ve oranlar belgeselin inandırıcılığını kaybetmesine neden oluyor... Bir de çeviri yanlışlarını ve temel mantık hatalarını da işin içine katarsak izlenmesi çok sıkıcı bir belgesel yapmışlar diyebilirim...

Hani imdb’de bu filme 8.5 puan vermişler iyi bir şeye benziyor, sen niye böyle düşünüyorsun diye sorarsanız onu da çok ama çok kısa bir şekilde şöyle belirtebilirim;

Bu tip şeyler belgesel değil, dünyanın aklını karıştırıp istediklerini yapmak için yeni yollar bulup bunu meşrulaştırmaya çalışanların propogandası...

Yok Madagaskar’da cahil halk ormanları kesmişmiş, yok Nijerya petrol çıkarıp çevreyi kirletmişmiş de Rusya’nın Sibirya Bölgesi’ndeki ormanlık arazinin altında metan varmış da burası bozulursa bu sera gazı dışarı çıkar ve gezegeni mahvedermiş de bilmem ne...

Şimdi bunlar yüzyıldır dünyanın içine etti bıraktı, hidrojenli elektrikli arabalar güneş enerjisiyle elektrik sağlayan evler falan gibi yeni teknolojilere geçiyorlar ya; geri kalmış ülkeler de ne kadar geri olsalar da zamanla eski tarz fabrikalılaşma işlerini öğrendiler.

Şimdi onlarda da teknoloji var ama işte sorun buradan kaynaklanıyor ve söylemeye çalıştıkları şey de şu; Ya kardeşim ya... Siz fabrikalarınızla, yok ağaç işlemeydi tarımdı gübreydi vs. derken mahvettiniz lan ortalığı bu dünyanın hali ne böyle, olmaz ki kardeşim olmaz ki...

Tabii bu belgeselde gösterilen ve aşırı abartılan durum...

Ben de bunu beğenmiyorum...

Çünkü...

Eski teknolojiyi ve kirli işleri, çevreyi kirleten o uyduruk, ucuza mâl edilen fabrikaları falan hep geri kalmış ülkelerde kurdular.

(adamlar yüzlerce yıl sömürülmüş, demokrasi, eğitim ve teknolojiden uzak kalmışlar, iş alanları yok açlıktan ölecekler bu yüzden oralarda da bizde de olduğu gibi zehirli atık bile çıkarsa bir fabrikanın kurulması önemli bir gelişme olarak görülüyor.
Anlayanlar da “Şimdi açlıktan öleceğimize 100 yıl sonra dünya yok olsun bize ne, yeter ki eve, çocuğuma ekmek götürebileyim.” diye sesini çıkarmıyor)...

En az 50 yıl oradakileri kötü şartlarda çalışan ve bulunduğu yere zarar veren fabrikalarda çalıştırıp kullandılar, ülkelerini kirlettiler, doğayı öldürdüler ve orada üretilenleri kendi malları olarak dünyaya pazarladılar. (hani bizdeki montaj sanayi gibi, burada yaptır başka ülkeye sat sen ne elini sür ne getir götür pisliği de yapılan yerde kalsın, işçisi ucuz, kârı bol...)

Şimdi ikinci evreye geçildi... Sanayinin bacaları Ortadoğu, Uzakdoğu ve Afrika’da tütüyor. Oradakiler işe uyandı, benzer fabrikalar kurdular, benzer isimle ürünler yapıp dünyadaki büyük ülkelere rakip olmaya başladılar, ama teknolojileri eski teknoloji.

Az gelişmiş ülkeler kömür ve petrol kaynaklı enerji kullanıyorlar ya, şimdi amaç bu ülkeler bu tip üretimi durdursun, gelişmiş ülkelerden rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi, hidrojenle çalışan elektrik motorları vs. alsınlar...

Teknoloji yenileninceye kadar da bir 100 yıl daha batı dünyası doğudaki az gelişmişleri sömürsün... 100 yıl sonra da başka bir şey bulunur nasıl olsa... Bundan 100 yıl öncesinde de aynı şekilde ülkeleri işgal edip, insanları esir gibi tarlalarda çalıştırıp hammaddeyi gemilerle, trenlerle kendi ülkelerine taşımadılar mı, aynı şekilde o sistemin faydaları azalınca bugünkü sisteme geçilmedi mi? İşte şimdi de bugünkü sistemi kapatıp bir sonrakini kurmanın zamanı geldi...

İyi de adam durur mu?

Durmaz!

O zaman bunu düşünelim; Nasıl durdururuz?

Lan dünya elden gidiyor diye bütün herkesin beynini yıkayalım, çevre örgütleri, gazete, tv, dergi falan destek olalım (hatta paraya boğalım) yeter ki şu az gelişmiş ülkelerin daha da gelişmesini durduralım...

“E! Biz ne yapacağız, bu ürünleri nasıl yapıp satacağız?” derseler de “Şöyle şöyle teknoloji var bunu kullanacaksınız, biz size satalım. Ya da siz bu teknolojiyi kullanana kadar eski teknolojiyi rafa kaldırın, onları yine biz üretelim.” diyecekler...

Neyse neyse... Konunun çok dışına çıktık ama güzel denilen bir belgesel için niye “beğenmedim” dediğimi de bir şekilde açıklamam lazımdı...

Bunların hiçbirine değinilmeden sırf abartı ile anlatılan felaket senaryolarının bir bölümü doğru gibi olsa da bu kadar suya sabuna dokunmadan her şeyi az gelişmiş ülkelere yüklersen inandırıcılığın kalmadığı gibi haliyle art niyetle yaklaşıp başka şeyler peşinde olduklarını da düşünüyor insan...

Bu tip belgeselleri hiç seyretmediyseniz, bir ön bilgi, hafif orta okul fen bilgisi dersi tekrarı gibi geçen resimlere bakabilirsiniz. Ama ben belgeselleri severim diyorsanız uzak durun derim, içerik sizi kesmez :)

10 Temmuz 2009

dzzzzttt... bzczzzzztt... su iç, su iç :)

Ben o kadar az su içerim ki sanırım dünyada su olmasaydı da yaşamaya devam edebilirdim :)
(tabii ki çay olacak o ayrı :) )

Herkesin günde bilmem ne kadar su içmesi gerekiyor saçmalığına inananlardan değilim.

Su hayatın kaynağı ama ille de sağlıklı olmak için günde iki litre su içme mecburiyeti bana göre bir şey değil. Ayrıca bunun, yani zorla su içmenin de pek sağlıklı bir şey olacağını sanmıyorum... İnsan ihtiyaç duyunca zaten susamaya başlıyor ve ihtiyacı kadar içiyor...

Herkesin kilosu ayrı, yeme içme alışkanlığı ayrı, metabolizmasının çalışma hızı, boyu, uyku düzeni, çalışma şartları farklı... Bunun için de herkesin su ihtiyacının farklı oranlarda olacağını düşünüyorum...

Bu yüzden, bugüne kadar biyolojik oluşumumuzu buraya kadar böyle getirebildiysek bundan sonrasını da idare ederiz diye düşünüyorum :) neyse lafı fazla uzatmadan konuya geleyim;

Bir önceki gönderide su ile ilgili bir şeyler ararken bir uygulamaya rastladım.

“Hayat su” markasıyla tanınan şirketin internet sitesinde ücretsiz olarak bilgisayarınıza indirebileceğiniz ilginç bir uygulama var...

Bu uygulamayı makinenize indiriyorsunuz ve size günboyunca düzenli aralıklarla su içmenizi hatırlatıyor...

Hani “Ya gerçekten ben az su içiyorum, ama çalışırken de işyerinde hiç aklıma gelmiyor ki kardeş.” diyen bazı insanlar vardır ya tam onlara göre :)

Valla bunu düşünüp yapmışlar ve internete de koymuşlar, bana ilginç geldi ve ihtiyacı olanların işine yarayabilir diye düşündüm, sizinle de paylaşayım istedim...

suyun uzayda dönme yönü...


Sıcaklar beni kötü çarptı :)

- Şöyle, şurda tepsiye dökülüp dondurulmuş meyve suyu olsa da buzlu dondurma gibi yesek :)

- Yok yahu öyle olmasın, bardakta dursun adam gibi ondan içelim.

- Ama o zaman da hemen ısınıyor...

- E! Havada mı dursun?

- Dursun anasını satayım, parasınla değil mi...

- Yerçekimi ne olacak?

- Ağırlıksız ortam yaratırız ( para mevzu değil dedik ya:) )...

- Yaaa, yaaaa ne güzel böyle hani astronotlar uzayda yapıyorlar ya aynen öyle; meyve suyunu uzay aracında yerçekimsiz ortamda havaya döküyor (harbiden) orada asılı kalan meyve suyunu cebinden çıkarttığı pipetle çekip içiyor...

- Çok manyakmış ya...

- Ya şimdi böyle hani lavaboya su dökersin orada gittikçe birikir su ve dönerek delikten akmaya başlar ya.

- Evet.

- Bu suyun dönüş yönü Kuzey Yarıküre’de ayrı Güney Yarıküre’de ayrıdır ya hani...

Şimdi ben diyorum ki;
Gözümüzü kapasalar, bir uçağa koysalar ve sonra bizi dünya üzerinde bilmediğimiz bir yere indirseler, suyun akarken dönme yönüne bakarak Kuzey Yarıküre’de mi Güney Yarıküre’de mi olduğumuzu anlayabiliriz değil mi?

- Sanırım :)

- Peki aynı düzeneği uzayda kursak yani bir huni ya da bir kap ve biraz da su... uzayda bunu denesek acaba ne olur?

Su olduğu yerde öylece durur mu?

Durursa ne kadar durur, uzayda hareketsiz bir nesne olmadığına göre elbet onun da bir hareketi vardır (olacaktır) ve biz zaman olarak tam anlamıyla gözlemliyemiyoruzdur.

Bunu çözünce, diyelim ki şu yöne dönüyor ya da bu yöne...

Güneş sistemi vs içinde (dünya üzerindeki Kuzey Güney gibi yönler olmamasına rağmen) uzayın başka yerlerine göre bu dönüş yönüne bakarak bizim Güneş sistemimizin yeri hakkında bir şey söyleyebilir miyiz?

- Hımmm, şimdi dolaptan soğuk bir su içmenin zamanı geldi işte :) ama havada duran bir küre* şeklinde değil haberin olsun :)

*uzayda da sıvılar dünyada olduğu gibi yine bulunduğu kabın şeklini alırlar.
Ama açıkta bırakılınca kendilerine hareket etme ‘akışkan olma’ özelliğini kazandıracak yerçekimi ya da atmosferin üzerlerine uyguladığı basınç gibi bir kuvvet bulunmadığı için çevresel faktörler ve suyun moleküler yapısının çift yönlü kutuplaşmaya uygun olması yüzünden küre şeklini alırlar. (çok zor bir cümleydi uzunluk ve karışıklık için kusura bakmayın)...

Bir de konuyla ilgili şu güzel videoyu buldum, umarım uzun süre kaldırılmaz ve isteyen seyreder... beni takip eden şu yandaki hunili 31 arkadaşa çok teşekkürler :) grup halinde gidince belki indirim yaparlar :)

09 Temmuz 2009

keşke adı "Piton" olsaymış :)

Hepimiz görmüş ve "Elbet bir işe yarıyordur (elektrikle ilgili falan)" diye düşünmüşüzdür ama tam olarak ne olduğunu da bir türlü fırsat bulup öğrenememişizdir...

Bahsettiğim şey; bilgisayar, dijital fotoğraf makinesi, şarj cihazı gibi elektrikli aletlerin kablolarındaki şiş kısımlar...

Bunlar nedir, ne işe yarar, [içinde ne var :)] ?

Daha önceki bir bildiride “online” yayın yapan “interaktifdergi”den bahsetmiştim... İşte orada dolaşırken rastladım ve öğrendim, çok basitçe size de anlatayım...

Elektronik aletlerin içinde bulunan her türlü elektronik devre kartı kendine göre belli bir frekansta elektromanyetik parazit içerebiliyormuş.

Bizim gördüğümüz o kabloların üzerindeki şişkin olan kısımda da (plastik içine gömülü silindir şeklinde içi delik bir ruloymuş) yarı manyetik özelliği olan “demir tuzu” bulunuyormuş...

Buna İngilizce olarak “Ferrit bead” deniyormuş ve;

Elektronik aletlere prizden alınan elektrikten ya da
bir cihazı başka bir cihaza
(mesela cep telefonunu laptop’a) bağlayınca
meydana gelebilecek parazitleri engelleyip
o aletlerin elektronik devrelerinin parazit yüzünden zarar görmeden çalışmasını sağlıyormuş...

Evet, artık merak ettiğimiz için kabloyu kesip içine bakmamıza gerek kalmadı :)

08 Temmuz 2009

Michael Guillen - Dünyayı değiştiren beş denklem...

Anlaşılması zor görünen bilimsel konuları çok basit bir şekilde aktarabilenlere ödül verilseydi; bu ödülü bilim ve edebiyatı içiçe geçirerek harika bir eser meydana getiren yazar Michael Guillen’e vermek gerekirdi...

Tübitak Popüler Bilim Kitapları serisinden çıkmış olan kitap, bilimsel bir roman gibiydi adeta... (Elime aldığım gibi bitirdim, akıcı anlatımı, kolay anlaşılır yapısı ve çok güzel çevirisi ile Tübitak ekibi yine tebrik edilmeyi haketmiş.)

Evet fazla uzatmadan hemen kitap hakkındaki düşüncelerime geçeyim;

Yazar Michael Guillen bilimsel bir denklemi açıklarken önce o denklemi oluşturan formülü yazıp sonra açılımını yapmamış, zaten böyle olsaydı hiçbir ilginçliği olmazdı...

Onun yerine;

önce dönemi,
sonra o döneme akseden geçmiş yüzyıllardan kalan
bilimsel, siyasi, politik, sosyal birikimi özetliyor.
Ve size o anda ihtiyaç duyulan bilimsel buluşu açıklıyor...

Bunu yaparken de anlattığı bilim adamının hayatının o yıllardaki yaşam içinde yerini göstererek mücadelesini aktarıyor...

(Yazarımızın anlattığı bilimadamı da çağın gereklerini geçmişin getirdiği birikimler üzerine inşa etmeye başlıyor.)

Kitapta anlatılan bilimadamlarının düşünce sistemlerini de okuyucuya yansıtabilmeyi başarabilen yazar bizim de o denklemleri anlamamızı sağlayarak zor ve karışık gibi görünen bilimin zihnimizde olağanüstü çekici bir alan olarak tanımlanmasını sağlıyor...

Örnek olarak;
Einstein’ın özel yaşamındaki ayrıntılar “gerçekten kişiye özel ayrıntılar"ı değil de Einstein’nın bilimsel kişiliğini oluşturan ayrıntılar olarak o kadar güzel anlatılmış ki (taktir etmeme rağmen) hiç hazzetmediğim halde adamı sevmeye başladım desem yalan olmaz :)

(Bu sayede okur olarak bilim dünyasını (haliyle tüm dünyayı) etkileyen bilimadamlarının; neyi nasıl bulduklarını çok rahat bir şekilde anlarken, söz konusu bilimsel olayların teknik yanlarını da akılda kalacak şekilde hafızamıza kazıyabiliyoruz...)

Geniş olarak hayatları ve çalışmaları anlatılan bilim adamları da

Newton,
Bernoulli (kesinlikle oğul :) ),
Faraday,
Clausius ve
Einstein...

Kitap öylesine etkileyici bir anlatıma sahip ki bunlardan yola çıkarak;
Faraday’ın hayatını okudukça oturduğum her anın boşa geçtiğini düşünmeden edemedim :(

Batı dünyası bilime, bilimsel kişiliklere farklı bakıyor.

Batılı bilimadamlarının bundan 400 yıl önce bilimsel felsefe üzerine yürüttükleri mantığı, düşündükleri konuları gördükçe kendi adımıza üzülmemek elde değil...

Matematik, fizik, kimya gibi fen bilimlerine ve Bilimsel eserlere karşı oluşmuş önyargılarınız varsa hepsini unutun ve okumaya başlayın...

Newton'un yerçekimini formüle etmesine yardımcı olan "o yere düşen elmadan yola çıkıp da insanlığın başına bela olan atom bombasına kadar geçen sürede" nelerin nasıl yapıldığını anlatan kitabı bitirdiğinde insanın aklına ilk olarak "okullarda bilim bu şekilde öğretilseydi şu anda nerede olurduk acaba?" sorusu da gelmiyor değil...

Okumak için asla "bilimsel bilgi birikimi gerektirmeyen" Dünyayı değiştiren beş denklem isimli kitabı herkese (özellikle gençlere) tavsiye ediyorum...

altı yıl boyunca su 0 ºC'de kaynamış :)

“Cent” kelimesi Latince 100 sayısına karşılık gelmekte ve buna bağlı olarak Latince kökenli [century (yüzyıl), percent (yüzde %) gibi] birçok kelimeye de kök oluşturmakta.

Yine hepimizin bildiği gibi bilimsel çalışmaların neredeyse tümünde kullanılan terimler de Latince kökenli sözcükleri temel almaktadır...

Centigrade kelimesi de bu şekilde kullanımı olan bir sözcüktür. [cent (yüz), grade (derece/birim) birleşmesinden dolayı anlam olarak “yüzlükbirim/derece”yi ifade etmektedir... [cent’in center (merkez) ile de bir ilişkisi var ki o da apayrı bir şey :)]

“Centigrade” olarak bilinen (Santigrat dediğimiz) tanımın; ºC ile gösterilen derece Celsius”tan farklı olduğunu da yine hemen hemen herkes biliyordur. [evet, yirmi derece demekle yirmi santigrat demek “bilimsel açıdan” farklı şeyleri ifade ediyor :)]

Evet bu kadar ansiklopedik bilgiden sonra araştırmalarım sırasında rastladığım bana ilginç gelen konuya geçeyim :)

Anders Celsius’un bulduğu “Isı ölçüm sisteminin birimi” olan ºC (derece Celsius) ilk kullanılmaya başlandığı zamanlarda suyun kaynama noktası 0 ºC, donma noktası ise 100 ºC olarak kabul ediliyormuş...

Neyseki daha sonra Celsius’un öğrencisi Carl von Linné bu ölçümlerin değerlerini ters çevirerek günümüzde kullanılan halini almasını sağlamış. Carl von Linné değiştirene kadar tam altı yıl boyunca Suyun 100 derecede donduğu ve sıfır derecede de kaynadığı kabul ediliyormuş :)

bir "Rüya"nın izinde...


Jules Verne, çocukluğumdan beri çok sevdiğim, bütün kitaplarını elime alır almaz sonuna kadar okuyup bitirdiğim mükemmel bir yazardır...

Bilimkurgu türünün ilk ışıklarını da yakan yazar “Ay'a seyahat” isimli kitabını 1865'te yazmış (yıla dikkat edelim). Tüm kitapları gibi Jules Verne'nin bu eseri de olağanüstü bir anlatım ve kurguya (ve tabii ki yine çok büyük bir hayalgücüne) sahiptir.

İnsanoğlu var olduğundan beri hakkında masallar öyküler anlatılan Ay her zaman bir sır olup gizemini korumuş.

O güne kadar Ay hakkında anlatılan bilgileri toplayıp romanında bunları işleyen Jules Verne, olayı bir adım öteye götürüp oraya nasıl gidilebileceği hakkında kafayı o kadar yormuş ki;

Daha sonradan bilimadamları gerçekten Ay'a gitmek için (aradan YÜZYIL geçmiş olmasına rağmen) neredeyse sadece yazılanları uygulamış :)

Jules Verne'e göre bu yolculuğu yapmak için üç adam, Florida'nın Tampa bölgesindeki uçuş merkezinde 274 metrelik demir bir topla atılan Alüminyum merminin içine biniyorlardı... (ve geri dönüşlerinde iniş noktaları okyanus'tu)

Romanın yazılmasından YÜZYIL sonra;

NASA, Florida'da Tampa'ya 150 km. uzaklıkta (yakınlıkta:)) bulunan Cape Canaveral Uzay Üssü'nde Satürn V isimli uzay gemisiyle (Titanyum'dan yapılan roket 110 m. uzunluğundaymış) üç astronotu bu yolculuk için hazırlıyordu :)

...................................

Evet, Jules Verne'nin birçok eseri çağına göre çok ileride gerçekleşecek şeylerden (nükleer enerjiyle çalışan denizaltılar gibi ) bahsediyordu.

Yazarın daha önceden işlediği konular içinde günümüz dünyasında gerçekleşmiş olanları bulup bunları tek tek inceleyebiliriz ama bu apayrı bir araştırma konusu olurdu.

Jules Verne bilimi yakından takip ederek o konuyla ilgili kitapları okuyan ve araştıran biriymiş. İşte bu yönüyle de hayalgücünü sağlam temellere dayandırıyormuş.

.................................

Şimdi...

Jules Verne'den bahsettik...

Yüzyıl sonra gerçekleşen bilimsel gelişmelerin
yazarın yazdıklarıyla büyük uyum içinde olduğundan bahsettik...

Jules Verne'nin bilimle ilgili kitaplara olan merakından ve araştırma tutkusundan bahsettik...

..................................

Gelelim... daha doğrusu gidelim 1634'e... (lütfen yine tarihe dikkat edelim, neredeyse günümüzden 400, Jules Verne'nin “Ay'a seyahat” romanından 200 yıl önce.)

Yazarı öldükten sonra basılan bir kitap var!

Annesinin doğaüstü güçlerden (iyi kalpli cinlerden) aldığı yardımla Ay'a giden bir çocuktan bahseden bu kitap “Somnium” (Düş/Rüya) ve yazarı da hemen hemen herkesin bildiği en azından okulda bir kez olsun adını duymuş olduğu büyük bilimadamı Johannes Kepler...

Bilim, edebiyatla buluşup sınırlarını genişleterek “Bilimkurgu”ya dönüşünce gerçek dünya bunu mutlaka işleme arzusu içinde oluyor :) umarım gerçek dünyada sadece iyi olan hayaller yer alır...

03 Temmuz 2009

JDarkRoom... sadece yazın...


“Bilgisayarımda yazı yazarken masaüstü dosyaları, klasörler, yanıp sönen bir şeyler hatta ve hatta yazı yazdığım programın menüsü bile görünmesin, şöyle temiz bir ekran olsun hiçbir şey dikkatimi dağıtmasın...” diyorsanız, işte size önerim; JdarkRoom programı.

Evet, Word var, TextEdit var ve daha bir sürü program var ama JdarkRoom gerçekten dikkatinizin dağılmasını engelliyor...

Hele hele benim gibi oturup da gece yazı yazmaya başlıyorsanız ve gözleriniz bütün gün bilgisayar kullanmaktan zaten yorulup ışığa karşı hassaslaşmışsa daha da beğeneceksiniz...

Ayrıca sadeleğinin kendine özel bir havası da var :) başka programlarda oluşturulmuş belgeleri yine word'le açarsınız, küçük sistem bilgilerini yine wordpad'le düzenlersiniz ama dijital ortam görüntüsü içinde daktilo sadeliği istiyorsanız hem az yer kaplayan hem de laptop'ların parlak ekranlarında gözü yormayan bu program işinize yarayacaktır...

Türkçe harflerle sorunu olmayan, hem macintosh hem pc sistemlerinde çalışan JdarkRoom tamamen ücretsiz ve geliştirilmesi için çalışan ekip programı yapıp başıboş bırakmamış güncellemelerini düzenli şekilde yeni çıkan sistemle uyumlu hale getirip sizi haberdar ediyor...

JdarkRoom’u şu adresten indirebilirsiniz;
http://www.codealchemists.com/jdarkroom/download.php?file=JDarkRoom-install.exe

30 Haziran 2009

Unforgiven

Pazar günü oturup şöyle güzel bir kovboy filmi seyredeyim dedim... Uzun zamandır seyretmeyi düşünüp de kenara ayırdığım “Unforgiven”ı çıkarıp bilgisayara taktım...

Clint Eastwood’u pek sevmesem de iyi bir karakter oyuncusu olduğunu inkâr edemem... Bu filmde Clint Eastwood hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak daha da dikkatimi çekti...

Film başlayınca ağır temposuyla olaylar biraz yavaş gelişiyormuş gibi olsa da konuyu açıklaması açısından iyi bir akış hızı tutturup öyle de devam etti..

Açılışta her ne kadar her şey ulu-orta görünmese de sevişme sahnesi rahatsızlık verdi, çocuklarla koyup seyretseydim biraz sıkılabilirdim. Ayrıca filmin baştan sona birçok diyaloğunda argonun da dışında cinsel gönderme yapan tarzdaki bazı yerleri bu filmi çocuklarla seyredemiyeceğimizi gösteriyor...

Film konu itibariyle olağanüstü farklı, hiç görülmemiş çok değişik bir olaydan bahsetmiyor. Ortada bir para ödülü var ve filmin merkezindeki iki üç kovboy bu parayı almak için birini öldürmek zorunda...

Big Whiskey diye bir kasaba, 1880’ler... Tipik bir “Western” yerleşimi ve tabii ki bir de bar-otel var... Burada “Çalışan” kadınlardan biri kendisiyle yatan adamla bir sorun yaşayınca; adam kadına saldırıp bıçakla kadını yaralıyor...

Kasabanın otoriter ve sert şerifi kendine özgü kurallarıyla dirlik düzeni sağlamıştır ve bu tip küçük olaylarda da cezayı kendisi vermeye alışıktır.

Kadını yaralayan adamı bu olay yüzünden maddi olarak (üç-beş at getirip kadını çalıştıran otelin sahibine vermek üzere) cezalandıran şerif adaletli davranmadığı için orada çalışan kadınlar adaleti kendileri temin etmek için kolları sıvarlar...

Cezayı yetersiz bulan kadınlar, bu olaya karışan suçlu adamı öldürecek olana verilmek üzere aralarında para toplayıp 1000 dolarlık bir ödül oluştururlar...

Bizim adamımız olan :) Clint Eastwood da bir şekilde bundan haberdar olur. Baştan olaylara karışmak istemese de ölen karısından kalan çocukları ve çiftlik işleri kendisini biraz zorlamaktadır.

Eski günlerinde amansız bir suçlu olan Clint Eastwood ödülü almak için olaya dahil olur ve maceramız da başlar...

Filmi seyretmemiş olanlar için konusuyla ilgili daha fazla bir şey söylemiyorum o yüzden bundan sonrasını filmi seyredenlere bırakıyorum.

Ama filmin konusu dışanda söyleyeceklerim var tabii ki...

Aslında film kendi başına konulu bir kovboy filmi olmasının dışında, bir dönemin filmlerine çok inceden ve akıllıca bir eleştiri getiriyor...

Kovboy filmlerinde;
attığını vuran, herkesin elinde bir silahla istediğini yaptığı, abartılı sahneleriyle yüzlerce olanaksız ve insanlık dışı vahşet sahnesinin gerçekten o dönemde bunlar böyle yaşanmış gibi gösterilmesine tepki gösteren yönetmen Clint Eastwood bu eleştirisini seyirciye güzel bir şekilde aktarmayı başarmış...

Film değil de gerçekten olan bir şeyi takip ediyormuş gibi filmi izliyorsunuz;

Gözü uzağı görmediği için her attığını vuramayan hırslı kovboy. Çoluk çocuğu olanların mecburen hayatını bir çiftlikte geçirmek zorunda kalması, adam öldürmenin öyle kolay olmadığının gösterilmesi. Düello gibi karşılıklı silahların atıldığı sahnelerin hemen hemen hepsinin abartılı birer hikâye olduğu gibi konular karşılıklı konuşmalarda dikkat edilnce yakalanan ayrıntılar sayesinde farkedilen insansı davranışlar vs...

Silahlarla ateş edilirken bir türlü hedefin vurulamamasından uyumak için açık havada gecelenen yağmurlu molalara, sokakta bir olay olunca herkesin kaçışmasından o dönemde palavra atıp kendini abartan kahramanların söylediklerini araştırmadan yazanlara kadar bir çok ayrıntı bize hep diğer kovboy filmlerindeki gerçeklerden uzak ama bir o kadar da gerçeğe yakın bir macerayı takip ettiğimizi gösteriyor...

Clint Eastwood üzerine düşeni yapmış, hem kovboy filmlerinin bir eleştirisini yapmış hem de bunu yaparken ortaya koyduğu şeyle bize ilettiği hikâyeyi de çok temiz bir şekilde aktarmış...

Sıkılmadan izlenebilecek, doğal ve gerçekçi bir kovboy filmi izlemek istiyorsanız tavsiye ediyorum. Yalnız tekrar söyleyeyim cinsel göndermeler içeren konuşmaları ve aradaki bazı sahneleri yüzünden çocuklar için uygun değil...

Görüntü yönetmeni filmin manzara sahneleri biraz daha estetik görünsün diye aralara doğa görüntüleri serpiştirmiş ama eh işte o kadarcık da olacak :) Onun dışında güzel bir Pazar günü kahvaltı sonrası kovboy filmi olarak iyi gidiyor :)